Aşk, sen olmaktan çıkıp o olmakmış adeta. Ya da onsuz olamamakmış galiba. Gülümsemekmiş içten ve samimi. Aynı zaman da ağlamakmış da hıçkırıklara boğulurcasına. Çığlık çığlığa bağırmak isterken onun adını, susup oturmakmış yerine. Bildiğin doğruları unutmak, en katı kurallarını yıkmakmış. Onsuz nefes alamamakmış ama onun da ötesinde aynı gökyüzünün altında nefes almanın bile yettiği bir eşsizlikmiş. Onu gördüğün, tanıdığın günmüş miladın. Bir gün biteceğini bildiğin halde bağlanmakmış. Kalbin ne kadar kanarsa kanasın, yaraların ne kadar derin olursa olsun vazgeçememekmiş...
Biz öyle mahluklarız ki; bazen melekler insan yaratılmadıklarına üzülürler, bazen de şeytanlar bizden olmadıklarına şükrederler.
Sevmek, "Niye sevdim!" diye hayıflanmadan sol yanındaki yangınlara yağmurların inmesini beklemektir. Ayrılık soluğunun taş kestiği anda son kez sarıldığında sevdiğine, tenine hüzün dikenlerinin batması ve ah etmeden mor yaralarını gözyaşlarına rehin vermektir.
Islanmaktan korktuğumuz için yağmurdan kaçarız, çamura bulanmaktan korktuğumuz için çimenlere oturup toprağın kokusunu içimize çekemeyiz. Şekle, sıfatlara takıldığımız, korktuğumuz için hayatı hep ıskalarız. Yaşayamadıklarımızın farkına varınca da özlem duyarız. Sonra da kendimizi haklı çıkarmak için suçlu ararız, ya hayatı ya da kişileri suçlayarak pişmanlığımızı gidermeye çalışırız.
Yalnızsındır. Yalnızlığının tek rengi vardır:Güz yanığı. Ne çok yağmur kuşu saçlarına dokunup yakmıştır. Ağaran teller ölüm mevsiminin habercisidir. Ömründen ne çok şubatlar geçtiğini düşünürsün, ne çok çayın daha ağzına değmeden bardakta soğuduğunu. Solduğunu yaprak yaprak aynada, yüzüne baktığında anlarsın. Kalbinin artık talepkâr olmadığını hissettiğin an artık yaz bitmiş, güz gelmiş, hüzün damara yerleşmiştir. Nehirlerden önce kalbinin suyu çekilmiştir. "Neydi bütün bunlar?" diye sorduğun soruların cevabının olmadığını yıllar sonra anlarsın.
Çocukluk çağlarında bana garip bir hal gelmişti. Gece hiç uyumuyor sabahtan akşama kadar ağzıma bir lokma koymuyordum. Üstelik ne uykusuzluk çekiyordum ne de açlık. Sanki gizli bir el beni güçlü bir halde ayakta tutuyordu. Annem sıcak tandır ekmeği, yağlama, haşlanmış et ve tatlı getiriyor ağzıma bir lokma aldığımda çıkarıyordum kendimi tıka basa doymuş gibi hissediyordum. Günlerce açlık hissetmeden yemek yemediğim su içmediğim oluyordu. Yaşıtlarım oyun oynarken ben bir ağacın altında güneş doğduktan batana kadar oturuyordum. Babamın dediğine göre görülmeyen varlıklarla sayıklama halinde konuşuyormuşum. Benim bile anlamakta zorlandığım bu halimi kimseler de anlayamadı.
"... nakşı görüp de nakkaşa nasıl kayıtsız kalsın ki? Nakış nakış maneviyattı Yusuf." (Syf 25)
Yağmur değil de sen yağardı bu şehrin üzerine, sokağa atardım her defasında kendimi,ıslanmak güzeldi sende, sırılsıklam olmak sen yağdıkça üzerime
Ben hiçbir aşk şiirimi sana yazmadım zaten, Say ki; Bir yaz günü Ürkek bir bulutun kalbiydi Gozbebeklerimde titreyen Kurumuş bir dal gibi Kırılmaya meyilliydi kirpiklerim ve yeminliydi geceler düşlerimi deşmeye
Şems, Nereye sığınsın bu acuze yürek?
Rhonda Byrne
Platon (Eflatun)
Sinan Akyüz
Necib Mahfuz
Cecelia Ahern
Paul Lafargue
Dido Sotiriyu (Dido Sotiriu)
Richelle Mead
Alberto Manguel
Ryunosuke Akutagava