Şakaya getirerek söylüyorum tabii. Herkesle birlikte gülüyorum durumuma. Daha doğrusu, güler gibi yapıyorum. Benimle birlikte oldukları zaman genellikle gülerler. Öyle alıştırmışım. Kimi görsem, seni andık geçen gün: bilsen ne kadar güldük, der.
Kelimeler albayım, bazı anlamlara gelmiyor...
Yalnız, gözlerin bu canlılığında bir başkalık var: her şeyi bildiği halde duygulanamayan bir ifade. Görünüşüme bakma, içim öldü artık diye korkutuyordu beni. İnanmazdım.
Birlikte hiç resim çektirmemiştik. Bir sürü şey gibi bunu da yapamadık nedense; bir türlü olmadı. Bir koşuşma, durmadan bir şeylerle uğraşma... Neden koşuyorduk, acelemiz neydi?
Yabancıları da sevmezdim ayrıca. Yabancı ülke temsilcilerini hiç. Bunlar bana, vatandaşlarımı kandırmak için gönderilmiş gibi gelirdi.
Yolda bana bir şey soran bir yabancıya yardım etmek için çırpınırdım; ona, uzun uzun bir şeyler tarif ederdim. Eve dönünce de, yabancıyla konuşurken yaptığım yanlışlıkları hatırlayarak kendi kendimi yerdim.
Yalnızlığa dayanmanın en önemli şartı, her şeye karşı hazırlıklı bulunmaktır.
Hayatım ciddiye alınmasını istediğim bir oyundu.
Hayatım ciddiye alınması gereken bir oyundu.
Günler geçerdi; aynı yatağın ayrı köşelerinde, ayrı şeyler düşünürdük. Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar
Ali Fuat Başgil
Sibel Eraslan
Henri Beyle Stendhal
John Verdon
Cemil Kavukçu
Nikolay Vasilyeviç Gogol
James Joyce
Turgut Özakman
Can Yücel
Jerome David Salinger