Bir kadın bize çektirdiği her yeni ıstırapla, çoğu kez farkında olmadan, üzerimizdeki gücünü arttırır, ama aynı zamanda kendisinden beklentilerimizi çoğaltır. Kadın, bize yaptığı her kötülükle giderek daha fazla kıstırır bizi, zincirlerimizi artırır; ama aynı zamanda, içimiz rahat edecek şekilde kendisini bağlamamız için gerekli olduğunu düşündüğümüz zincir miktarını da iki katına çıkarır.
Çünkü özlem de arzu gibi kendini çözümlemeye değil, tatmin etmeye çalışır; insan sevmeye başladığı zaman vaktini aşkının ne olduğunu öğrenmeye değil, ertesi günkü randevu imkanlarını hazırlamaya harcar. Vazgeçtiğinde de kederini tanımaya değil, bu kederin sebebi olan kişiye, kederinin en şefkatli ifadesini sunmaya çalışır. Söyleme ihtiyacını duyduğu ve karşısındakinin anlamayacağı şeyleri söyler; sadece kendisi için konuşur.
Sevdiğimiz zaman, aşk o kadar büyüktür ki, bir bütün olarak içimize sığmaz; sevdiğimiz insana doğru yayılır, onda kendisini durduran, başlangıç noktasına geri dönmeye zorlayan bir yüzey bulur; işte karşımızdakinin hisleri dediğimiz şey, kendi sevgimizin çarpıp geri dönüşüdür; bizi gidişten daha fazla etkilemesinin, büyülemesinin sebebiyse, kendimizden çıktığını fark etmeyeşimizdir.
Mutluluk aşkta anormal bir durumdur; görünürde çok basit, her an ortaya çıkabilecek bir aksaklığa, bu aksaklığın kendi başına içermediği bir ağırlık yükleyiverir. O büyük mutluluğun sebebi, kalpte değişken, durmadan tutmaya çalıştığımız, yer değiştirmediğinde neredeyse fark edilmez olan bir şeyin varlığıdır. Aslında, aşkta, sevincin etkisiz hale getirdiği, gizli bir güce indirgediği, ertelediği, ama -istediğimiz elde etmesek, uzun süredir zaten olacağı gibi- her çekilmez olabilecek, daimi bir ıstırap mevcuttur.
Aşkta hiçbir zaman huzur olamaz; çünkü elde edilen şey daima daha fazlasını istemek için bir hareket noktasıdır.
Aşka ilişkin anılar, hafızanın genel yasalarından bağımsız değildirler; hafızanın kuralları da, alışkanlığın daha genel yasalarına tabidirler. Alışkanlık her şeyi zayıflattığı için, bir insanı bize en iyi hatırlatan şey; aslında unuttuğumuz şeydir. Önemsiz olduğu için unutulmuş ve bu sayede bütün gücünü koruyabilmiştir çünkü. İşte bu yüzden, hafızamızın en güçlü kısmı bizim dışımızda, çisentili bir rüzgarda, bir odanın rutubet kokusunda veya yanmaya başlayan bir ateşin ilk andaki kokusundadır; kendi benliğimize ait, zekamızın işe yaramaz diye küçümsediği şeyi, geçmişin son ve en güçlü kalıntısını, bütün gözyaşlarımız dinmiş gibi görünürken hala bizi ağlatabilen şeyi bulduğumuz her yerdedir. Bizim dışımızda mı? Daha doğrusu içimizdedir, ama bizim kendi bakışlarımızdan gizlenmiş, iyi kötü devam eden bir unutuşa gömülmüştür. Ancak bu unutuş sayesindedir ki, arasıra eski benliğimizi bulur, olaylar karşısında o eski benlik gibi tavır alır, artık kendimiz değil, o insan olduğumuz için ve şimdi bizim ilgisiz kaldığımız şeyi o insan sevdiği için, yeniden acı çekeriz. Günlük hafızanın parlak aydınlığında, geçmişin hayalleri yavaş yavaş solar, silinir, sonunda geriye bir şey kalmaz; onları bir daha bulmamız mümkün değildir artık.
'Aşk, kimi sinirsel hastalıklar gibi, sancılı bir rahatsızlığın açıklanmasından doğar.'
'İnsanlar, biz kendilerini tanıdıkça, tahrip edici bir karışıma batırılan maden gibi, yavaş yavaş, gözümüzün önünde meziyetlerini (bazen de kusurlarını) kaybederler.'
'İnsan bekleyiş içindeyken, arzuladığı şeyin yokluğundan ötürü o kadar ıstırap çeker ki, bir başka mevcudiyete tahammül edemez.'
'Yorulmaktan korktuğumuz an, birdenbire bitkin düşeriz, yorgunluğu atmak için, unutmak yeterlidir.'
Can Dündar
İskender Pala
Friedrich Engels
Lisa Kleypas
J. R. R. Tolkien
Elif Şafak
Karen Kingsbury
Abdurrahim Karakoç
Aliya İzzetbegoviç
Ökkeş Şendiller