Kendini tanıdığında insanı tanıyacak, ne müthiş! Kendini sorguladığında insanı sorgulamış olacak. ''İnsan yaratıkların en zavallısı, en cılızıdır; öyleyse en mağruru da odur.''O halde şüpheyi en çok o hak ediyor. Ne kadar kaçsa da takip etmeli onu. Ruh kuyularına bakraçlar salmalı. Yalnız uyanıkken değil, uykudayken de kıstırmalı. Zamanla derisiyle kaynaşan maskelerini kazımalı yazgısını okuyabilmek için. Hakikatin yüzünü yalanın yüz bin sureti içinden çekip çıkartmalı. Hazzın arkasındaki acıyı fark etmek yetmez, acının arkasındaki hazza da ulaşmalı. İçten bir hissedişle, yani o hassas teraziyle tartmalı hayatı, hayali, dostluğu, yalnızlığı...
Başkaları için yaşadığımız yeter! Hiç değilse bize kalan şu son yaşam parçasında kendimiz için yaşayalım. Kendimize ve huzurumuza, düşüncelerimize ve niyetlerimize doğru dönelim yeniden. Belki o zaman kendimizi asli parçası olmadığımız şeylerden sıyırabilir, sahip olduğumuz ya da olamadığımız değerleri fark edebiliriz. Madem ''bir tazıyı hızlılığından dolayı övüyoruz, tasmasından dolayı değil''insanı neden şatolarıyla, arazileriyle, altınlarıyla ölçüyoruz? ''Ruh güzel, yüceltilmiş ve tüm unsurlarıyla iyice donanmış mıdır? Kendiliğinden mi zengindir bu ruh, yoksa bir başkasınınkine mi bağlıdır?
Öncelikle Tanrı'dan korkmalısın: Bilgelik bu kurtarıcı korkudadır; eğer bilgeysen hiçbir şeyde aldanmazsın. Sonra kendini bilmek için- kazanılması gereken bilgilerin en gücü budur- gözlerini ilk halinden sakın ayırma...Hiçbir zaman heveslerine esir olma...Fakirlerin gözyaşlarına, zenginlerin şikayetlerinden çok acı.
Öncelikle Tanrı'dan korkmalısın: Bilgelik bu kurtarıcı korkudadır; eğer bilgeysen hiçbir şeyde aldanmazsın. Sonra kendini bilmek için- kazanılması gereken bilgilerin en gücü budur- gözlerini ilk halinden sakın ayırma...Hiçbir zaman heveslerine esir olma...Fakirlerin gözyaşlarına, zenginlerin şikayetlerinden çok acı. (Don Kişot)
Erdemin baş düşmanını ''Para!'' olarak ilan eden şair, Romeo ve Juliet'de bir yandan aşkı ''Tüm göklerin en güzel yıldızlarından ikisi/ Yalvarıyorlar onun gözlerine, işleri çıktığından/ Biz dönünceye dek siz parıldayın,'' diye göklere çıkarırken, öbür yandan altın karşılığı zehir satan eczacıya, Romeo'nun diliyle ''İşte paran! Bu insan ruhları için daha keskin bir zehirdir!'' diyerek parayı yerin dibine batırmıştır.
İtiraf et! Doğunun şairleri/ Daha büyüktür biz Batılılarınkilerden.(Johann Wolfgang von Goethe)
...insan olmak gerekiyor çağının yaratığı değil. ''Kalpten coşan bu ses kalplere ulaşacaktır.'' diyor bir dostuna yazdığı mektupta ve şunu ekliyor: ''Ama bunun için kalp sahibi olmak gerek!''
Dalıyor, gitgide koyulaşan, sonunda siyaha dönen bir mavinin içinde ayaklarını sallayarak ve dünya şeklinde kabarcıklar çıkararak kayboluyor gözden. Ayaklarında palet, sırtında oksijen tüpü, gözünde gözlük yok. Ama kocaman bir kalbi var bu adamın ve keşfetmek istediği o esrarengiz dünyayla arasına hiçbir yabancı cismi sokmak istemiyor. Bu yalın haliyle derinleri göze alması ciğerleriyle değil kalbiyle nefes alıp verdiği şüphesini uyandırsa da, her dalışın sonunda su yüzüne vuran morarmış bedeni bu şüpheyi ortadan kaldırıp yerine bir gerçeği koyuyor: Bu adam iflah olmaz bir avcıdır! Ne mi avlıyor? İnsan. Evet, o bir ruh avcısıdır. Bu yüzden zıpkını yok. Yeryüzünde insan ruhundan daha derin, daha esrarengiz, daha girift, daha tehlikeli bir deniz olsaydı o da paletlerini takar, oksijenli tüpünü sırtlanır, ve zıpkınını eline alırdı. Oysa bütün denizleri, dağları, nehirleri ve vadileri özetliyor insan. Bütün zirveleri ve uçurumları aynı anda barındırıyor.En diple en yüce arasında gidip geliyor. Her şeyin etrafında döndüğü bir merkezden her şeyin etrafında dönen bir uyduya dönüşüyor. Duyuların en hafif titreşimlerini hissedebilecekken İsrafil'in suru çalsa duymuyor. İyilikle kötülük bir halatı iki ucundan çekiştiriyorlar içinde. İşte bu müthiş gerginlikten doğuyor o büyük çekim. Her insan bir mıknatıs. Her insan onu kendine çekiyor. Başka bedenlerde bulduğu kendi parçaları acı veriyor ona. Fakat bu acıdan şikayetçi değil; her şeyi derinden duyabilmenin tek yolu olarak görüyor onu. Her felaketin bir kurtuluş kapısı olduğunu hissediyor. Bilginin, dipsiz uçurumlarda çiçek açtığını fark ettiği günlerden beri biliyor ki varlığın en iç bölümü günlük hayatın sıradanlığı içinde kendini açığa vuramaz. Bu yüzden kimsenin sınırlarını geçmeye cesaret edemediği ülkeye adımını atmakta tereddüt etmiyor, kaç boyutlu olduğunu bilmediği ruhu. Matematik işlemlerinin sağlamasını asla yapamayacağı bir alan bu. Zira insan ne bir makine dişlisi ne bir piyano tuşu...İşte karanlıkla ışığın baltalarının savrulduğu bu sırlı alemi tanımak için dalmak gerekiyor gitgide koyulaşıp siyaha dönen bu mavinin içine. Dostoyevski'nin ilk denizi bir aynaydı. En yakın insanı orada gördü. En uzak insanı da...
Milyonlarca harita, plan ve kroki yapan insan yürüdüğü yolun neleri göstereceğine ve nereye götüreceğine dair tahminlerinde hep hayal kırıklığına uğradı. Hesapta olmayan bir viraj, bir çukur, bir kaya, bir yağmur ve bir heyelan saklandığı kapı arkalarından çıkıp oyunun sonucunu değiştirerek insanı dehşet içinde bıraktı. Kadranın altında milyonlarca dişli birbirine bağlı olarak dönüyor, kaderin hiç kimsenin sırrını elde edemediği galaksisi bütün hesapları yutuyordu.
Pencereyi açana göre değişir manzara. Pencerenin kolu çevrilene kadar olup biter bu. Bu süre içerisinde yollar genişler veya daralır, göller derinleşir veya sığlaşır, ağaçlar çiçek açar ya da yapraklarını dökerler.
Yılmaz Özdil
Slavoj Zizek
Heinrich Böll
Ömer Seyfettin
Aziz Nesin
J. G. Ballard
Panait Istrati
Hıfzı Topuz
Boris Vian
Romain Gary (Emile Ajar)