Ah sevgili, sana sevgi sözcükleriyle dokunamayışım yanıtsız bir soru artık...
Hayat denen hediye bize yalnız bir kez bahşedilmişken, bir daha asla sahip olamayacağımız şeyleri kaybettik.
Keşkeler var bir de... İnkar etmeyelim uyanamadığımız ve işe geç kaldığımızda erken yatmış olmayı dilemiyor muyuz? İşte bu ufacık şey bile hayat denen o kitaba yazmış olduğumuz bir keşke.
Bunca değişim, bunca olgu, yalnız keşkelerden kurtaramıyor sanırım bizi. Anılar bile körelip yok olurken, pişmanlıklar neden hiç gitmiyor?
Küçük ya da büyük, neden herkes pişmanlıkları tarafından eziliyor, neden şimdi keşkelerle dolu cümlelerin nesneleri o zamanların yüklemi konumuna geçmek üzereyken engelleyemedik, olumsuz yapamadık o cümleyi, o şekilde yazamadık kitabımıza?
Neden hepimizin öğrendiği şey hata yapmayı öğrenmek, onlardan kaçma yetisi kazanmak doğrultusuz bir sonsuzluğa doğru?
Hatalardan doğruları öğrenmek yalan mı, aslında tek yaptığımız zamanla daha hızlı koşmaya başlamak mı, peki doğrultusuz ve sonsuzsa kaçışımız nasıl oluyor da takip edilebiliyoruz?
Her şey değişiyorken neden hataların sonuçları körelip daha az acı verecek şeylere dönüşemiyor?
Can atarak bayıla bayıla yaptığımız şeyler nasıl oluyor da şimdi unutmaya çabaladıklarımız oluveriyor, o zaman doğru gibi görünenler nasıl yanlış olanlar oluyor zamanla?
Ne hakla geçen zaman, bize yardımcı olması gerekirken pişmanlıklar veriyor bize?
Değişim bu denli sessiz ve kıpırtısız görünürken aslında ne kadar da güçlü ve üzücü. Dışarıdan bakınca ne kadar da büyük...
Alışılıyor ama zamanla; keşkeler sıradan, pişmanlıkla talim etmek zorunda olduğumuz bir başka hayatın gerçeği halini alıyor.
Merak ediyorum, bir gün bugünüm de, bu yaptıklarım da keşke mi olacak, düşüncelerime girip uykumu kaçıracak, pişmanlığımın sebebi haline mi gelecek?
Değişim bugünü de mi değiştirecek, bir gün olmak istediğim yerde olmak istediğim insanla ?tabi hala şansım varsa- olamamamın sebebi yine keşke kelimesiyle başlayan bir cümlede mi hayat bulacak?
Pişmanlık duygusu sararken bedeni, keşkeler ele geçiriyor düşünceleri.
Ben keşke bilebilseydim; yarın sabah yepyeni bir keşkenin bugüne ait hangi cümlemle yaşamaya başlayacağını.
Belki böyle bir yetim olsa şimdi her şey çok daha farklı ve güzel olurdu, içimde filizlenmeye başlayan umut yaşlanmış olurdu çoktan. Kimbilir?
Sanırım adını koydum artık; boşluktayım; kocaman bir boşluk.
Ne hissettiğimi sandığım şeyler ne akan gözyaşlarımın nedeni gerçek. Belirsizlikler içinde karmaşalar zincirine bağlı yüzüyorum. Kurtulamıyorum.
Hataydı. Hepsi hataydı diyorum kendi kendime. Başından beri onu düşünmek, düşünmeme izin vermek, o gün cenazeye kalmak, hatta o işi almak. Ve en sonunda asıl hataya geliyoruz; o gün doğduğum evi ziyaret etmek.
Düşünmeden edemiyorum eğer o gün eve gitmeseydim şu anda hayatım nasıl olurdu diye, daha önce hiç düşünmemiştim ama şimdi düşünüyorum işte. O gün annemin niyetini anladığım an onlara izin vermeden kapıyı çarpıp çıkabilseydim ne olurdu, nasıl bir yerde olurdum şimdi onları öldürmemiş olsaydım?
Beynimdeki bir ölü canlamış gibi sanki, eski düşünceler, anılar hayat bulmuş onları uyandıran ışığın altında; Joshua.
O kim ki tüm bu düşüncelerin, acıların, öldürdüğüm duyguların uyanışını tetikliyor, o benim için ne anlam ifade ediyor ki?
Neden farklı hissediyorum, fark tam olarak ne peki?...
Artık aldığım derin nefesler beni boğuyor, gözlerimin önünden geçen sahneler yoruyor. Yarattığım trajik senaryolar çağlayan misali, beynimi oyuyor.
Kendinden emin yürüyüşüm bile kendini sürünen bir cesede bırakmış. O çok sevdiğim merdivenler aşılması imkansız dağlar gibi görünüyor gözüme. Derin bakışlarım kirli bir deniz, keskin tebessümlerim puslu bir sabah...
Bayılarak giydiğim topuklu ayakkabıların yerle birleştiğinde çıkardığı tok sese kulaklarımı tıkıyorum. Elbiselerimden artık nefret ediyorum. Şalımla bluzumun renk uyumu ise artık umrumda değil.
Hayatıma ne oluyor?
Bana ne oldu?
Beynimde milyonlarca defa tekrarlanan kelimeler artık ahengini yitirmiş, uğultuya dönüşmüş durumdalar, acı veriyorlar düşüncelerime.
Odamın terasına çıkıp rüzgarın saçlarımı yalamasına izin verirken bir yandan da her gece olduğu gibi yüklemleri özneleriyle eşleştirmeye çalışıyorum ama hiç bir zaman Josh için olan ?seviyor' yükleminin öznesi ben olamıyorum her ne kadar o benim ?seviyorum' yüklemimin öznesi, nesnesi ve bilimum diğer ögelerinin görevlerini üstlenmiş olsa da.
Terastaki sandalyeye otururken o yüklemin bir gizli öznesi olduğuna karar veriyorum ve gözlerimi kapatıp bu düşüncelerden sıyrılmaya çalışıyorum.
Yıllar oldu onu sevdiğim ama o anlamıyor. Her gün karşılıklı masalarda oturuyor olmamıza rağmen ne kadar da uzağız birbirimize. Ben hakkımızda hep hayaller kurarken, Onu ve beni ?biz' yapmışken o nasıl da kayıtsız böyle her şeye.
Kendini ve beni hiç ?biz' olarak göremiyor.
Bazen kabulleniyorum; biz sadece iş arkadaşıyız, birbirimize asla başka sıfatlar yükleyemeyecek, aynı cümlede hayat bulamayacağız. Biz farklı hikayelerdeki iki karakteriz.
Ben doğum günümde arkadaşça aldığı basit bir kazağa bile ne büyük anlamlar yüklüyorum oysa. Arkadaşça davet etmiş olduğu bir akşam yemeği bile benim için ne kadar değerli ve önemli.
Haksızlık etmemeliyim ama ona. O nasıl benim onu sevdiğimi anlamıyorsa ben de onun beni sevmeyi bile düşünmediğini anlamıyorum.
Tüm gün annemi düşündüm. Ben asla onun gibi olmayacağıma dair sözler vermiştim kendime ama aslında tutamadığımı farkettim. Ben de yanlış seçimlerimin kurbanıyım işte.
Ona hep öfkeli oldum. Seçtiği hayatı yargıladım. Şimdi anlıyorum ki yaşadığı hayatı kendisi istememiş. Seçimleri onu sürüklemiş geleceğine, kendisi şekillendirememiş.
Görüyorum ki ben tüm bunları anlayıp onun yaşantısından kendime dersler çıkarmak için çok geç kalmışım. O da öyle bir bataktaymış ki doğru yolu bana gösterecek kadar bile kafasını kaldıramamış.
Artık sana kızgın değilim anne. Hayata kızıyorum. Babama kızıyorum. Sanırım her şeyin asıl suçlusu o. Belki de onun da kendine göre suçladığı birileri
vardır.
Radyonun sesini açıp cızırtılar eşliğinde adını bilmediğim bir şakı dinlerken eve doğru sürüyorum arabamı. Ben aslında uzun zaman önce ailemi, kendimi, geçmişimi düşünmeyi, geleceğimi irdelemeyi bırakmıştım.
İşte böyle; kış için biber kurutmak kadar basit hayat... Yarına çıkar mıyım, öbür gün neler yaşarım, diye düşünmek yok, yalnızca soğuk akşamlarda pişecek kuru fasulyenin yanında sirkelenip yenilecek olan biberleri hazırlamak var. Bir yandan bir gün bu dünyadan gideceğimiz kesin, bir yandan da sonsuza dek yaşayacakmışız gibi.
Alberto Manguel
Hıfzı Topuz
Kürşat Başar
Anton Çehov
Fakir Baykurt
Andre Gide
Mario Mazzanti
Yusuf Hayaloğlu
İbrahim Tenekeci
Chuck Palahniuk