Ne vardır o gecelerde? Önce kalabalık, cıvıl cıvıl bir aile. Amcalar, halalar, teyzeler ve komşular...Kocaman yer ocağı yahut mangal. Odun, kömür çıtırtıları. Duvarlara yansıyan ateş yalımı. En iyisi kış meyveleri, kış çerezleri... Üzüm kurusu, ceviz, badem, incir yer fıstığı, kestane... ve çay kokusu. Sonra küçük, garip, kırık telli bir sazdan, gecenin aralıklarına dağolan kah hüzünlü, kah neşeli memleket türküleri... Sonra gönle ferahlık veren hikmet dersleri... Evliya menkıbeleri, Hz. Ali cenkleri, Battalgazi hikayeleri; ibadete, ahirete dair sohbetler... Bu kışları özlüyor insan.
Bir gün radyonun kulağını kimse burkmadı. Örtüsü açılmadı. Kuşluk vakti türküler çınlatmadı evleri. Köşeye, masanın üstüne daha büyük, 'cam göz' bir nesne getirip koymuşlardı. Düğmeye basılıyor ve herkes ona bakıyordu. Adam, bir yumrukta üç kişiyi deviriyordu. Kadınlar bazen 'tövbe tövbe' çekiyor, başörtüleriyle gözlerini kapatıyorlardı. Onun örtüsü biraz daha büyüktü. Üstelik kapı önlerine çıkmıyordu, sesi kuşlukları doldurmuyordu... O günden sonra radyolar gitgide küçüldü. Sonra cebe sığan küçük radyolar çıktı. Kızlar radyo örtüsü işlemez oldu. Türküler de, o kocaman, o kanaviçe örtülü radyolardan duyulduğu günlerdeki kadar neşeli olmadı hiç.
Ev dediğin, bir yanı dağlara, penceresi yıldızlara yaslanmalı. Başını çevirdin mi bir dağ kurulmalı gözlerinin önünde. İçin ürpermeyle dolmalı. Kalkıp dağlara yürüme isteği kabarmalı yüreğinde. İnsanın bir yanı hep dağlara açık kalmalı...
Yaz, tenhalığı ve hüzünleriyle gelip konuyor pencereme. bu sabahlar olmasa, bu serinlik, mahmurluğu alıp götüren bu rüzgar...Penceremden yıldızlar görünmese, yaz hüzünlerine nasıl dayanırım?
Ne dersiniz, size uzaklardan güneşin doğuşunu ve batışını haber veren haber veren, sizinle o zevki paylaşmak isteyen dostlarınız var mı ? Size öyle pusulalar geliyor mu ?
Acılar kalıcı değildir. Hüzün devirleri, geride sevapları, kazanılmış imtihanları bırakıp gidecek ve bir gün mutlaka "yıldızlar arasından yemyeşil bir rüzgar" esecektir.
Şimdi, hüznün gölgesi vurmuş yüzümüzle, göğsümüze bastırdığımız güller ve dudaklarımızda dualarla gömülüyoruz şehre. "Hüzün ki, en çok yakışandır bize." diyor şair. Yakışır; çünkü biz, mahzun bir peygamberin ümmetiyiz.
Dilimizdeki ?kaldırım çiğnemek? deyimi de acaba o zamanlarda mı icat olunmuştur? O da aynı sokağa çıkan bir mantıkla söylenmiştir çünkü. Kaldırım çiğnemek ?şehirde yaşayarak görgüsünü artırmak? anlamına gelir. Demek ki şehirliliğin yolu, mutlaka kaldırımdan geçiyor. Medeni insan, kaldırım çiğneyen insandır?
Kişisel maceranızı aşmak, balka dünyalara, başka öykülere karışmak istiyorsanız, yol arkadaşı olarak yanınıza bir iki kitap alıp uzun tren yolculuklarına çıkmalısınız. Rastgele bir trenin rastgele bir vagonunda, hiçbir kaideye bağlı olmaksızın yan yana oturduğunuz yolcularla sohbet etmeli, yol boyunca gördüğünüz insanlara el sallamalısınız. Bilseniz onların el sallayışlarında, utangaç gülümseyişlerinde keşfedilecek ne sırlar, sizin dünyanızı zenginleştirecek ne anlamlar saklıdır.
Aradığımız şeyin dışımızda bir yerde, -Nasreddin Hoca?nın, evinde yitirdiği anahtarını, gündüz yol ortasında araması gibi- kolayca bulabileceğimiz o aydınlıkta olduğunu sanıyorsak aldanıyoruz. Hep başkalarıyla, başkalarının kusurlarıyla ve onları eleştirerek, onlarla uğraşarak ömür tüketenlerin, kendilerini sevdiklerine nasıl ınananacağız? Sevgiyle nefret bir arada nasıl geçinir? En mutlu insan, kendini öğrenen ve sevmeye kendinden başlayan insandır bence. Böylelerinden kimseye zarar gelmez.
Ömer Lütfi Mete
Eddi Anter
Cemil Kavukçu
Stephen King
Emrah Serbes
Charles Dickens
Jiddu Krishnamurti
İpek Ongun
Lawrence Durrell
P. C. Cast