Kitap. Nasıl diyeyim... İçinde yaşadığımız ev gibi olmalı, vatan gibi olmalı, ona alışmalıyız, bağlanmalıyız, köşesini bucağını gayet iyi tanımalıyız, her noktasına hatıralarımız karışmalı. Değil mi?
Halbuki mesele çok basit: İnsan hastalanır ve ölür
Öyle bir yaşta idim ve öyle bir mizaçta idim ve çocukluğumda o kadar az oyun oynamıştım ve aldatmasını o kadar az öğrenmiştim ki, yalan bana suçların en ağırı gibi geliyordu; ve bir yalan söylendiği zaman insanların değil, eşyanın bile buna nasıl tahammül ettiğine şaşıyordum. Yalana herşey isyan etmelidir. Eşya bile: Damlardan kiremitler uçmalıdır, ağaçlar köklerinden sökülüp havada bir saniye içinde toz duman olmalıdır, camlar kırılmalıdır, hatta yıldızlar düşüp gökyüzünde bin parçaya ayrılmalıdır filan... Zavallı mürâhik...
Onunla aramızda herşey o kadar bitmiş ki bir kelime bile konuşamıyoruz.
Ve bana Goethe'nin bir saftatasını telkine çalıştı. "Az ümit edip çok elde etmek hayatın hakiki sırrıdır."
Istıraptan korkmamanın tek ilacı Istıraptır. Bu ateşi o ateş söndürür.
Büyük bir hastalık geçirmeyenler, herşeyi anladıklarını iddia edemezler.
Iki hasta kadar birbirine yakın hiç kimse yoktur
Hep samt ü raşe saklı bu vadi-i muzlimin. Her hatvesinde şüpheli bir hufre, bir kemin. Hep samt ü raşe? Kaynaşıyor canlı gölgeler Bir mahşer-i cünun gibi pürcuş u bihaber... (Bunun sadeleştirilmiş halini bulamadım arkadaşlar bilen var mı ? )
(Kitaba giriş, ilk sayfa) "Bu sayfalarda; insan hakiki acıyı, ıztırabı, bir bölge halinde bile olsa, seferberliğin aç İstanbul'unu buluyor" Ahmet Hamdi Tanpınar
Mihail Afansyeviç Bulgakov
Jack Canfield
Arif Akyol
Didem Madak
Sevan Nişanyan
Louise L. Hay
Carl Gustav Jung
Maeve Binchy
Tarryn Fisher
Beşir Ayvazoğlu