Mutsuz olup olmadığımdan emin değildim. Mutsuz olamayacak kadar bedbaht hissediyorum kendimi. Dünya bir bahçeye dönmüştü sanki ve ben içinde bir çim-biçeri itip çabalıyordum.
Sadece bir baba, ustura kayışı, banyo ve ben vardım. O kayışı usturasını bilemek için kullanırdı ve sabahın erken saatlerinde aynanın karşısında sabunlu yüzü ile tıraş olurken ondan nefret ederdim.
Gece okuyordum kitaplarımı, battaniyenin altında, ısınmış lambayla. O güzelim satırları boğularak okumak. Sihirliydi. Ve babam iş bulmuştu, bu da onun için sihirliydi...
Bir ahmak bağışlanabilir çünkü sadece bir yönde gider ve kimseyi aldatmaz. Aldatanlar üzüyor insanı.
Onlardan uzak olmak istiyordum. Gidecek yerim yoktu ama. İntihar? Tanrım, çaba gerektiriyordu. Beş yıl uyumak istiyordum ama izin vermezlerdi.
İnsanlar adaletsizliği sadece kendi başlarına gelince düşünüyorlar.
İnsanlar kısıtlayıcı ve tedbirliydiler, aynıydı hepsi. Ve bu götlerle ömrümün sonuna dek yaşamak zorundaydım.
Hayat yoktu hiçbir yerde, ne bu şehirde, ne bu yerde, ne de bu yıldırıcı varoluşta...
Üniversite yaşamı yumuşak ve gerçeklerden uzaktı. Dışarıda, gerçek dünyada seni nelerin beklediğinden söz etmiyorlardı. Beynini teorilerle dolduruyor, kaldırımların ne kadar sert olduğunu söylemiyorlardı.
Hep beraberdik. Aynı bok çukurunun içindeydik hepimiz. Kaçış yoktu. Zamanı geldiğinde sifonumuz çekilecekti.
Suzanne Collins
James Joyce
Burçak Çerezcioğlu
Laurent Gounelle
Beşir Ayvazoğlu
Reşit Haylamaz
Lawrence Durrell
İskender Pala
Ziya Gökalp
Cengiz Gündoğdu