Yine de üzgün; ama tatlımsı bir üzüntü bu, kahredici değil, yerleşik.
Her zaman kendi kendisiyle savaştadır.
"Kadınsız hikaye tuzsuz aşa benzer."
Masanın çekmecesinden bir defter çıkardı. Buna günlük de denmez; içine her gün yazmıyor. Ara sıra, yaşanmış günün üzgünlüğünü, sevincini -ama bilinmeyen bir süzgeçle eski kesinliklerden, tortularından süzülüp arınmış olarak- bir daha yaşamak için bu defteri açardı.
İnsan hasta oldu mu kendi etinin bilincine daha çok varıyordu.
Kadınların neden evlendiklerini anlıyorum: yalnız kalabilmek için.
Akşamları elinizde paketlerle dönersiniz. Sizi bekleyenler vardır. Rahatsınız. Hem ne kolay rahatlıyorsunuz. İçinizde boşluklar yok. Neden bende sizin gibi olamıyorum? Bir ben miyim düşünen? Bir ben miyim yalnız?
Yaşamanın amacı alışkanlıktı, rahatlıktı. Çoğunluk çabadan, yenilikten korkuyordu.
Ama biliyordu: yetinemeyecekti. Başka şeyler gerekti. Güçlüğü umutsuzca zorlamak bile güzeldi.
Bir cümle üstünde saatlerce durmak vardı: kafasına yürüyenlerden birini seçmenin sorumluluğu vardı. Kelimelerin yetersizliğini öğreniyordu.
Charles Dickens
Mark Twain
Yılmaz Odabaşı
Richard Brautigan
Milan Kundera
S. Ahmet Arvasi
Colleen Hoover
Tiziano Terzani
Aldous Huxley
Stanislaw Lem